19 Şubat 2023 Pazar

Şubat Soğuğu Başka Yakacak Yürekleri...

 

Yarın halledecekti işin kalan kısmını, yarın gelecek misafirleri için çeşit çeşit pastalar yapmıştı dumanı üzerinde çayla sohbetlerine eşlik edecekti.

Küs uyumuşlardı o gece, yarına gönlünü alırdı ya da biraz süre nazlanmayı planlıyorlardı birbirlerine...

 Söylemeyi unuttukları şeyler vardı; yarına söylerlerdi. Annesi o gün dışarı çıkmasına izin vermemişti, yarın bir yolunu bulup çıkacaktı.

Yarın Uzaktan eşi gelecekti bir kadının, Yarın çocuğuna istediği oyuncağı alacaktı...

Yarınlarda bazı güzel kavuştaylar yaşanacaktı!

Yapılacak bir sürü şey vardı ve hepsi yarına ertelenmişti. İyisiyle kötüsüyle, tüm güzellikleriyle, en umut dolu düşünceleriyle...

...

Yarınlar bazıları için yoktu bazıları içinse yarım kalmıştı... Şubat soğuğu yüreklerde geçmeyecek bir yangın ve tarifsiz acılar bırakarak gidecekti.

Yapılacak işler, söylenecek sözler bir daha tamamlanamamak üzere yarım, bazı kavuşmalarsa mahşere kaldı.

Baba'ya evladından kalan tek hatıra; çeşme başında gülümseyerek çekilmiş o fotoğraf karesiydi. Bir anne'nin duyduğu son ses evladının yardım sesiydi.

Çocuklar anne-babaları görmekten büyüyeceklerdi; o küçük kızın saçlarını tarayacak biri olmayacaktı, o küçük oğlan çocuğu evinin önüne gidip birine "anneeeeee" diye seslenemeyecekti.

...

Bir sarsıntı insanların tüm emeklerini de alıp götürdü. Evlere temizliğe giderek biriktirdiği parasıyla almıştı evini...

Belki biraz rahat etmeyi planlıyordu, yılların yorgunluğunu kendisine ait evde kahvesini içerek atacaktı az da olsa, olmadı!

Binbir umutla inşa ettiği yuvası yok olmuştu.

...

Çaresizlik belki de en çok şimdiler de bu kadar derinden sarmıştı, enkaz başında yakınlarına ulaşmayı bekleyenleri...

Yıkıntıların arasından duyulan sesler de umut gri bulutların arasında yeniden yüzünü gösteriyordu.

Sağ çıkarılan her can kurumuş dalları yeniden filizlendiriyordu adeta...

...

Kalanlar, hep yarım hep eksik kalacak yarınlarda yaralarını iyileştirmeye çalışacak, kalabalıklar dağıldığında sessizce... gidenlerinden zihinlerinde kalan hatıralarla, çünkü o sarsıntı hatıraları da alıp götürmüştü.

...

Yarınlara kalmasın hiçbir şey... Gece başınızı yastığa ne olursa olsun mutlu koyun!

...

Bir daha böylesine bir felaketin yaşanmaması duasıyla...

 

29 Ocak 2023 Pazar

DELİLER KÖYÜNDE BİRGÜN...

 

Kış güneşinin insanları güzelliğiyle aldattığı güzel bir sabaha uyanmıştık o gün...

Mevsimsel bir sessizlik ve soğukluk hakimdi kentte, insanların çokta mutlu sayılamayacağı zamanlardı bu zamanlar,  herkes asık suratlarıyla gitmek mecburiyetinde olduğu işinin yolunu tutuyordu. Aynı mecburiyetlere sahip başkaları dışarının soğuğunu düşünüp yorganına daha da dört elle sarılıyordu, ama nafile... Şimdi kalkıp hazırlanmalı ve yola koyulmalıydı.

Yokuşun bir köşesinde onu bekleyen mavi dolmuşuna binip yaptığı neşeli yolculuğun ardından ulaştığı yer, bir meyve sebze halinin yaz- kış değişmeyen itici soğukluğunu andırıyordu. Erken olmayan fakat erken olan saatlerde herkes kendi işine koyulmuş tüm bezgin tavırlarla bir yerlere bir şeyler yetiştirmeye çalışıyorlardı.

Gelen adeta görmezden gelinerek selamlanıyor, çok yakına yaklaşanlar Köyün Malatyalı muhtar vekili tarafından mecburiyetten sanki gelişi bekleniyormuşçasına; "OOOOO HOŞ GELDİN" denilerek karşılanıyordu.

Köyün asıl muhtarı anasıgilin hastalığı nedeniyle yan köye gitmiş, olsa da yine pek ir şey değişmez ya neyse...

Köy bugün genel anlam itibari ile sakindi, köylüler kendi tarlasında sessiz ve sakince çapasını yapıyordu. Arada bir verilen sigara molaları hariç... O esnada minik hareketlilikler yaşanabiliyordu; Molaya kalkanın kendi kendine ortaya doğru ama etrafında bulunan köylülülere, kendi içinde yoğun anlam barındıran sözlerle laf sokuşturması gibi...

Genç delikanlılarda verilen göçlere rağmen umutlarını yitirmeden yaşlılarla beraber tarla çapalamayı öğrenmeye çalışıyor, her başarılı vuruşta mutlu oluyorlardı.

...

Asıl hareketlilik öğlen yemek molasında yaşanıyor, köylüler ortak bir tarlada toplanıp yemeklerini yanyana yedikleri sırada birbirlerine sataşmayı da ihmal etmiyor, ve herkes sataşmasını kendi bireyselinde gerçekleştiriyordu.

Yemek sonrası içilen sigara ve çay sonrası yeniden tarlalara dönülüyor, tüm ciddiyetleri ile  hafifletilen işlere devam ediliyordu.

...

Günün kalan saatlerinde köyün Malatyalı muhtar vekili ara ara kalkıp boş bakışlarıyla yan tarlaları, dikkat çekmemek adına boş ve anlamsız bakışlarıyla kontrol ediyordu. Böyle baktığında baktığının anlaşılmadığını düşündüğünden olsa gerek hep aynı bakardı.

Akşamüstü tarlasına bir göz bakmaya gelenlerde vardı tabi... salını salını diğer tarlaları geçer öyle bir - iki saat kendi tarlasına bakar, bu tarlalardan adam olmaz deyip evine giderdi.

Muhtar vekili diğer köylüleri kontrolünün ardından şiir okuyarak kendi tarlasına dönmüştü... Gitmeden etrafına son bir göz gezdirirken tarla kenarına bırakılmış ağaç fidanını gördü... Ben bunu ne yapacağım deyip tekrar aldığı yere geri koydu.

Artık toparlanma vaktiydi.

....

Gün artık akşam olmak üzere... Köy bugünlük sakin pek hareketlilik yok!

Şimdi eve gitme vakti, deliliği damarlarımıza kadar hissettiğimiz köyümüzde daha güzel günler görüşmek dileğiyle....

25 Aralık 2022 Pazar

CİDDİLİ ŞEYLERE DAİR

 

Aslında Turuncu Filin komik hikayelerini yazmayı hedeflemiştim… Çünkü insanların en çok gülmeye ihtiyaçları var.

Ruhsal birtakım hastalıklara kalmamaları, endişe seviyelerinin en minimum düzeyde kalması açısından bunun gerekli olduğuna inanıyorum. Bu sebeple yazmaya başlamıştım, ancak fark ettim ki; şimdilik sadece yaşadığım ormanda yüz yüze güldürebiliyormuşum…  -Umarım ilerleyen günlerde yazarak da güldürebilirim.-  Bir de herkesin ciddili meseleler konuştuğu bir ortamda esprili ve komikli filler pek sevimli durmuyor.

Bu nedenle bende büyük ciddiyet gerektiren meselelerden bahsetmeye karar verdim. Çünkü konjonktür bunu gerektiriyor.

Şimdi biraz güzel ülkemin çatık kaş gündemine birazda biz göz atalım.

İşler pek yolunda gitmiyor… Her gün bambaşka iddialar, olaylar, kavgalar, yolsuzluklar, geçim sıkıntısı içinde kıvranan insanlar, savaşlar, ölümler, her daim birbirlerine düzenli olarak hakaret eden siyasiler, yasaklamalar, cezalandırmalar ve daha bir sürü şey…

Çarşı karışık özetle!

İnsanlar bu kaos dolu ortamda çıkardıkları gürültülü seslerle, yaşanan tüm sıkıntılara çözüm arıyorlar. Her yaşanan olayda aydınlığı şüpheli toplumun “aydın insanları” en yüksek perdeden kendi ideolojilerini ortaya koyuyor.

Diyor; en büyük ideoloji benim ideolojim ve hepinizin ideolojisini döver. Sağından soluna herkes kendi haklılığını ispat edip bir dahaki yarışa kadar köşelerine çekiliyor.

Sonra bir bakıyorsunuz; ne mesele çözülmüş ne de niçin bu kadar bağırdıklarını biliyorlar.

Sonuç olarak; son tartışmalar gerçekleştirildiğinde beyaz adam ideolojinin hayat kurtaran bir şey olmadığını anlayacak!

Umarım çok gecikmezler.

Daha aydınlık ve güzel sabahlara hep birlikte uyanabilmek umuduyla…

6 Kasım 2022 Pazar

NİCE BAŞARISIZLIKLARA

 

“Başarı” TDK’ye göre; yapılan bir işin üstesinden gelmek, muvaffak olmak, demek. Başarısızlıkta tam tersi muvaffak olamamak...

"Başarı veya Başarısızlığın ölçütü nedir, kim tarafından neye göre belirlenir?" bu da henüz kimse tarafından bilinmiyor.

...

İçinde yaşanılan toplum için “başarı” önemli bir şey… Sebebini bende tam çözebilmiş değilim ama başarısızlar ya da başarısızlıkla atfedilenler, ülkücü ifadeyle toplum tarafından; ocak dışı ilan edilir. 

Sessiz bir ses o kişiye büyük harflerle, "OCAK DIŞISIN" der

Kimse sizin o yapamadığınız şey her neyse ona karşı yeteneğiniz ya da ilginiz olmadığını düşünmez, ya da o esnada onu yapabilecek yetiye sahip olmadığınızı düşünmez... Toplum o şeyi başarmanızı istiyorsa yapacaksınız. 

Yoksa üzerinize minnoş tatlış görenleri kıs kıs güldürecek etiket yapıştırılır.

Zayıf alınan dersler, yapamadığınız işler… Bunlar hep başarısızlıktır, en olmadık yerlerde yüzünüze vurulur, sohbet ortamlarının vazgeçilmez muhabbet ve espri konusudur.

Başarınızla toplum içinde övgüye layık bir yere gelebilirsiniz ama güldürmek başarısızların işidir. 

Düşünsenize; Matematik dersinden 100 almışsınız… Herkes sizin sırtınızı sıvarlar, “OOOOO”lar eşliğinde takdir edilirsiniz, belki bir de hediye… o kadar. Aynı dersten “0” alan biri için durum aynı değildir, bir an da insanların yüzündeki gülümseme olursunuz.

Başarısızlar bu işi gayet başarıyla yaparlar!

İlerleyen yaşlarınızda da tarafınız ve etrafınız tarafından, nur topu gibi kabullenilmiş bir başarısızlığınız olur. Ve siz bilmeseniz de o hep sizinledir.

Tam, “YAPTIM”, “YAPACAĞIM” derken minik bir hata ya da eksikte size saklandığı yerden “ceee” der.

İş hayatındaysanız, bu durum ekip arkadaşlarınızı mutlu eder. Bu defa öyle gülmeler, espriler falan olmaz, çünkü iş hayatı ciddiyet gerektirir.

Onun yerini; ışıldayan gözler, samimiyetsiz teselliler ve ince tebessümler alır.

Yalnızca patronlarınız ya da amirleriniz, onlar tüm babacanlıklarıyla(!) gülebilirler. Herkes olmasa da kaymak tabaka sayenizde güler.

Tüm insanlığı mükemmel zanneder ve kendinizi sorgularsınız. Herkesin kusuru ve eksiği size yüklenmiştir sanki…

O güzel başarısızlığınızı yanınıza alıp düşünmeye başlarsınız etrafınızı incelersiniz…

Aslında kimse sandığınız kadar mükemmel değildir. Sadece bazıları pazarcı ve esnaf mantığıyla hareket etmeyi biliyordur.

Halk dilinde buna kendini pazarlamak deniyor.

İçlerindeki çürüklere rağmen en parlak halleriyle hepsi tezgahta özenle yerini alır. Ve bazıları en tepededir.

Başarılılar ya da öyle sanılanlar; cesur değildir, orijinal fikirleri ya da çözüm önerileri olmaz. Hayatı hep resmi sevinçlerle yaşarlar.

Ama başarısızlar öyle mi, hep bir çözüm arayışı içindedir, bu süreçte farklı fikirlerle tanışır, yeni yollar keşfeder, kimsenin sahip olmadığı ekip ruhuna onlar hep sahiptir, hayatı öyle de resmi sevinçlerle yaşamaz ve en önemlisi cesurdurlar.

Aslında güldürmek gibi en büyük başarılar, başarısızların işidir!!!

 O yüzden sen başarısız olduğuna canı gönülden inanmış güzel insan, daha nice güzel başarısızlıklara…


16 Ekim 2022 Pazar

BİR PARÇA ALMAZ MISINIZ?

 ...

Şehir hayatına çok çabuk adapte olan ailelerin, kokusundan dolayı beğenmeyip sofralarına yakıştıramadıkları o peynir bizim kahvaltı soframızın olmazsa olmazıydı… Çünkü biz şehre yerleşmiş ancak geçmişinden yaşanmışlıklarından kopmamış, aslında kopamamış bir aileydik.

Babam çok uzunca bir zaman yani askere gidene kadar çobanlık yaptığı için bizim evde; köy ve yayla hayatına dair olan her şeyin özel bir yeri vardı. Şimdilerde gramına sırf doğal diye birazdan fazla para verilen ürünlerin eksiğini hiç hissetmedik, hissettirilmedi çünkü...

 Hiç, “ya şu olsaydı da yeseydik keşke” dememize müsaade edilmedi…  Bir iki farklı çeşidi bulunan o peynirden bizim evde hep çok miktarda olurdu. Dedim ya; tat olarak eksikliğini hiç hissetmedik…

Sanırım o dönem için çokta severek tükettiğim bir şey değildi, ama babam ısrarla sağlıklı ve daha kaliteli olduğuna dair tam olan inancı nedeniyle hep ve en fazla olan haliyle o peynirden alırdı.

Ve istinasız olarak Babamın da dahil olduğu kahvaltı soframızda, hep o meşhur cümle; “ bu çok lezzetli gızım, peynirin en kalitelisi bu…” yemeye de özendirme amaçlı olsun diye, iştahlı bir şekilde önce kendi bir parça alır ve ondan sonra hafif dolu bir ağız ve birazda ciddi bir surat ifadesiyle söylerdi bunu… Ayrıca yine kalitesinden ötürü peynirlerin, “en pahalısı”ydı.

Bu birçok çocuk için bunun pek bir kıymeti yoktu, ben ucuz ve özellikle Babamın “suni” diye tabir ettiği o kutu peynirlerden yemek istiyordum.

Altı üstü bir peynir dediğinizi duyar gibiyim,  o sadece bir peynir değil, aynı zamanda büyük küçük hepimizin hatırası ve birazda travmasıydı.

Mesela; Büyük ablamın okul arkadaşı onu, o tatla hatırlıyor, ilkokul çantam benim için o peynirin kokusu demek!  

O bizim kahvaltı soframızın olmazsa olmazıydı, hatta bazen tek olanıydı.

“Sağlıklı” ve “Kaliteli” olması açısından da büyük önem arz eden o peynir, şimdilerde doğal yaşama dönüş furyasıyla birlikte herkesin evinde var olan, ancak seneler öncesinde pek çok kimselerin kıymetini bilmediği belki de kokusundan ötürü burun kıvırıp örselediği, o meşhur lezzet, tulum peyniriydi…

Kıymeti geç bilinen; o, damakta bir parça tatlı ekişi tat bırakan peynirle damakların arasına bu defa da artan fiyatı girdi.

Hayat pahalılığı, gözleri ışıltılı bakan deyip buradan siyasete girmeyeceğim tabi ki de…

Bu arada belirtmek isterim ki; taze çay ve ekmekle muhteşem bir üçlü oluyorlar… Bir parça almaz mısınız?

...

Bu defa afiyetle kalın...

25 Eylül 2022 Pazar

KÜÇÜK BİR ROMANTİK İSLAMCILIK MESELESİ


 

Kimisi sevdiğinin sakalından akan abdest suyunu şalıyla silmek, kimi eşiyle evinde abdest sırası için kavga etmek istiyordu… Ki daha niceleri bunlara benzer nice arzular güdüyordu.

Sosyal medyada bir dönemin modası haline gelmişti “romantik İslamcılık” meselesi. Bu furyayla birlikte erkeklerimiz kendilerinde kadınlarımıza daha rahat laf etmek hakkını bulurken, kadınlarımız kendilerini vasıfsızlaştıran ve hatta aşağılayan bu tavırları yüceltir olmuşlardı… Değişik bir dönemdi.

Sonuç olarak o tipler pek iflah oldular diyemeyiz, hala aynı gelenekleri sürdüren kardeşlerimiz maalesef varlar.

Artık sosyal medyadan belli arzu istek yazma işini bırakıp bu durumu merasimlerine taşıdılar. İşte fotoğrafa çekimleri olsun, istemeleri, sözleri, nişanları vs.

Özetle; Sadece biraz şekil değiştirdiler.

Şimdi anlatacağım meselede biraz bu durumla ilgili;

Çok romantik İslamcı bulduğum bir paylaşımı eleştirerek yaptığım paylaşımla başladı her şey…

Yeni nişanlanan ya da sözlenen çiftin elleriyle Arapçada “hı” ve “be” harflerini yaparak üzerine harekeler yerleştirmişlerdi. -Bu arada hareke Arap harflerine ses veren veya harfleri birleştiren işaretlerdir.- bu kutsal bilgiyi de araya yerleştirdiğime göre anlatmaya devam edebilirim.

Kızın eli “hı” harfi şeklinde ve üzerinde ötre vardı, erkek tek elini biraz oval yapmış ve altına bir nokta koymuştu bu onun “be” harfi olduğunun işaretiydi ve üzerinde şedde işareti vardı. Sadece ellerin göründüğü bu fotoğrafa bir süre baktım. Çünkü Anlamadım… Sonra alttaki yorumlara geçiş yapınca bu romantik İslamcı kardeşlerimizin(!) dilini bilen bir arkadaş meseleyi özetlemişti.

Sevgi pıtırcıkları elleriyle “”Hubb” (حب) yazmışlardı, sevgi demek istiyorlardı aralarındaki duygusal bağı anlatma için. Aslında kelime muhabbet manasına geliyormuş, sanırım bu arkadaşlar sevgide muhabbetten doğar diyerek hareket etmişlerse böyle bir şey yapmışlar. Meseleyi uzattığımın farkındayım şimdi diyorsunuz ki; sana ne veya bize ne?

Bende biraz eleştirmiş olabilirim bu paylaşımı, ve bir arkadaşım eleştirimi bana yollayıp; Senin zihnindeki sevginin anlamını ve gösterme biçimini anlatır mısın bana?, demiş olabilir.

İnsan her duygusunu farklı yaşar, doğal olarak her insanın duygusu da kendine has ve biriciktir. Sevmesi, üzülmesi, mutluluğu, öfkesi, özlemi…

Bana göre “seviyorum” demenin daha basit yolları vardır. Mesela direkt seven sevdiğine “seni seviyorum” der ve bu bence en basit yoludur. Şekle ya da özel açıklamalara ihtiyacı yoktur. Düzdür, Nettir!

Küçük ve birçok kişi tarafından önemsiz denen bir detayı biliyordur ve dikkat ediyordur, bu da yine sevdiğini söylemenin kolay bir yoludur.

Hatta ilginç olacak(!) ama edebiyatımızda da bunun için güzel örnekleri vardır,

Abdurrahim Karakoç; “Tut ellerimden” der, Yavuz Bülent Bakiler; her dizesinde “Sen” diyerek anlatır sevdiğini, Sabahattin Ali gözleri açıkken bile Aliye’sini görür.

Hayatı basit ve sakin yaşamak lazım, tumturaklı hallere de sözlere de gerek yok!!!

Sevgiyle muhabbetle kalın.

 

                                                                                                                           21.09.2022

Şubat Soğuğu Başka Yakacak Yürekleri...

  Yarın halledecekti işin kalan kısmını, yarın gelecek misafirleri i ç in ç eşit ç eşit pastalar yapmıştı dumanı ü zerinde ç ayla sohbetleri...